İsmail Hakkı Karadayı, Eşref Kolçak, Orhan Boran, Doğan Kasaroğlu, İzzettin Ökte, Ahmet Cevdet Paşa
- HaberciGazete
- 26 May 2024
- 33 dakikada okunur

Bugün 26 Mayıs. İsmail Hakkı Karadayı, Eşref Kolçak, Orhan Boran, Doğan Kasaroğlu, İzzettin Ökte, Ahmet Cevdet Paşa ve Semra Ertan'ın ölüm yıldönümü.
BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.
İsmail Hakkı Karadayı kimdir?

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 22. Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, 1932 yılında Çankırı'da doğdu.
Kara Harp Okulu'ndan 1951, Uçaksavar Okulu'ndan 1953 yılında mezun olan Karadayı, 1961 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı çeşitli birlik ve kurumlarda Takım Komutanlığı ve Karargah Subaylığı yaptı.
Karadayı, 1963 yılında Kara Harp Akademisi'ni kurmay subay olarak bitirdikten sonra; 12. Tümen İstihbarat Şube Müdürlüğü, 2. Tümen Topçu Komutanlığında Karargah Subaylığı, Kara Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığında Proje Subaylığı, Kara Harp Okulu'nda Öğretim Üyeliği ile Lojistik Şube Müdürlüğü, Şam Kara Ataşeliği, 33. Tümen 86. Piyade Alay Komutanlığı ve Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı Plan Prensipler Şube Müdürlüğü görevlerini yürüttü.
Tuğgeneralliğe 1977 yılında terfi eden Karadayı, Kara Kuvvetleri Tayin Daire Başkanlığı ve 28. Piyade Tugay Komutanlığı yaptı.
Karadayı, 1981 yılında Tümgeneralliğe terfi ederek, 39. Piyade Tümen Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Personel Başkanlığı görevlerinde bulundu
İsmail Hakkı Karadayı, 1985 yılında Korgeneral olarak 8. Kolordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1989 yılında Orgeneralliğe terfi etti. Karadayı, Orgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı, 1. Ordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerini yürüttü.
Orgeneral Karadayı, 30 Ağustos 1994'te atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 30 Ağustos 1998'de emekliye ayrıldı.
Karadayı, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Şeref Madalyası, TSK Üstün Hizmet Madalyası, TSK Altın Şeref Madalyası, Güney Kore TONG ILJANG Madalyası, Pakistan Nişan-ı İmtiyaz Madalyası, ABD Liyakat Madalyası, Ürdün Birinci Derece İstihkak Nişanı, Fransız Liyakat Nişanı (Commander Dans L'ordre De La Legion D'Honneur) ve ABD Liyakat Madalyası (ikinci kez) sahibiydi.
Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'ya 14 Nisan 1999'da Trakya Üniversitesi tarafından Kamu Yönetimi dalında "Fahri Doktora" ünvanı verildi.
Seren Karadayı ile evli olan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı iki çocuk babasıydı.
28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanı'ydı
Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Genelkurmay Başkanı olarak Türk siyasi tarihine "postmodern darbe" olarak geçen ve "Etkileri gerekirse bin yıl sürecek" denilen 28 Şubat 1997'deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısına katıldı. Toplantıdan, tarihe "postmodern darbe" olarak geçecek 4 maddelik bildiri çıktı.
28 Şubat süreci yıllar sonra yargıya taşındı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıl süren yargılama sonunda 13 Nisan 2018'de kararını açıkladı.
Sanık eski Genelkurmay Başkanı Karadayı, mahkemede "28 Şubat süreci, bazı çevrelerce söylendiği gibi bir darbe süreci asla değildir." savunmasını yaptı.
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'yı da suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 147. maddesi uyarınca "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren düşürmeye ve devirmeye iştirak" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme, sanığın yargılama sürecindeki tutum ve davranışlarını, takdiri indirim nedeni kabul ederek cezayı müebbet hapse çevirdi.
Eşref Kolçak kimdir?

28 Ocak 1927 yılında Erzurum’da doğmuş olan Eşref Kolçak’ın babası Harun Kolçakoğlu, annesi ise rus asıllı olup evlenmeden önce Katya sonrasında Hateme adını almıştır.
1941 yılında İstanbul’a gelen Eşref Kolçak, Sultanahmet Sanat Enstitüsü’ne girerek hayalini gerçekleştirmek istedi fakat terk etti. Sonrasında marangoz ve ayakkabı tamircilik işleri yaparak hayatına devam etti.
1944 yılında ise çabalarıyla ilk defa Atilla Revüsü’nde, 1945 yılında da Ses Opereti’nde sahneye ilk adımlarını attı.
1947 yılında ise Fedakar Ana ile Türk sinemasına adım attı.
Eşref Kolçak, kariyeri boyunca yaklaşık 180 sinema filme ve dizide rol almıştır.
Kendisi pop sanatçısı olan ve geçtiğimiz yıllarda vefat eden Harun Kolçak’ın babasıdır.
İspir’de doğup büyümüş olan Eşref Kolçak, 1941 yılında İstanbul Kasımpaşa’da yaşamaya başlamıştır. Okulunu da Sultan Ahmet Sanat Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Bu okulda marangozluk ve tesfiyeciliği tamamlamıştır. Ardından marangoz dükkanı ve ayakkabı tamirciliği gibi işlerde çalışan Eşref Kolçak, Kasımpaşa’da oturduğu dönemde bir marangoz dükkanı ve bir mobilya mağazasına sahipti.
Eşref Kolçak sanat hayatına Atilla Revü Opereti’nde 1944 yılı itibariyle başlamıştır.
1945 yılında da ses tiyatrosuna geçiş yapmıştır.
İlk kez figüranlıktan oyunculuğa adımını da 1949 yılında “Fedakar Ana” isimli filmi ile atmıştır. Bu filmde Cahide Sonkku ile birlikte oynamıştır.
Bundan sonraki dönemlerde ve özellikle de 1950 ve 1960’lı yıllarda he kahramanlık hem de melodram filmlerinin jönü olarak karşımıza çıkmaya başlamıştır.
Eşref Kolçak, 1955 yılında evliliğe adım atmıştır.
Özcan Koçak ile evlenerek dünya evine girmiştir. Eşi, 13 Ocak 2010 yılında vefat etmiştir.
Ardından kanser tedavisi gören oğlu Harun Kolçak 20 Temmuz 2017 tarihinde vefat etmiştir.
Eşref Kolçak, 26 Mayıs 2019 tarihinde hayat gözlerini kapadı.
Eşref Kolçak’ın Filmleri
2019 Hayalimdeki Köy
2018 Elim Sende
2016 Temel ile Dursun İstanbul’da
2015 Uzaklarda Arama
2013 Sürgün İnek
2013 Kayıp (Kısa Film)
2013 Karınca Kapanı
2010 New York’ta Beş Minare
2003 Çanakkale: Son Kale
2001 Yeşil Işık
2000 Ağaçlar Ayakta Ölür
1999 Güle Güle
1993 Katil Aramızda (Video)
1993 Berlin in Berlin
1993 Hüdayi Yolu / Aziz Mahmud Hüdai Hz.
1988 Meçhul Tohum
1988 Yaşamak
1988 Hanım
1987 Benim Olsaydın
1987 Bomba
1987 Çakırcalı Mehmet Efe
1987 Devrim Gecesi (Video)
1987 Yavrumu Kurtarın (Video)
1986 Dikenli Yol
1986 Bir Bayram Sabahı (Video)
1986 Yarın Ağlayacağım / Erkekler de Ağlar
1985 Altar
1985 Domdom Kurşunu
1985 Yaranamadım
1985 Suçlu Gençlik
1985 Kahreden Gençlik
1983 Feryat
1983 Kahır
1983 Esir
1983 İkimiz de Sevdik
1982 Dört Yanım Cehennem
1982 Kelepçe
1981 Öğretmen Kemal
1981 Takip
1981 Unutulmayanlar
1981 Önce Hayaller Ölür
1979 Fırat
1979 Hayat Harcadın Beni
1979 Süpermen Dönüyor
1978 Ölüm Görevi
1978 Kaybolan Yıllar
1978 Görünmeyen Düşman
1978 Denizin Kanı
1977 Akrep Yuvası
1977 Şeref Sözü
1977 Silah Arkadaşları
1977 Lanet / İlenç
1977 Yuvanın Bekçileri
1977 Hain
1977 Hedefteki Adam
1977 Yıkılmayan Adam
1977 Bedia
1976 Tek Başına
1976 Kader Bu
1976 Mikrop
1976 Örgüt
1976 Seni Sevmekle Suçluyum
1976 Bizim Düğün Ne Zaman
1976 Gurbetçiler Dönüyor
1975 Şafakta Buluşalım
1975 Cemil
1974 Kanlı Sevda
1974 Kalleş
1974 Alo Polis
1974 Eski Kurtlar
1974 Şehitler
1973 Kurt Kapanı
1973 Soğukkanlılar
1973 Topal
1973 Vahşet
1973 Bu Toprağın Kızı
1972 Cezanı Çekeceksin
1972 Son Duanı Et
1971 Silahlar Affetmez
1971 Üç Öfkeli Adam
1971 Kartallar
1970 Bela Çiçekleri
1970 Bu Yumruk Sana
1970 Ölüm Pazarı
1969 Günahını Kanlarıyla Ödediler
1969 Beyaz Mendilim
1969 Emmioğlu
1969 Eşkiya Aşkı
1969 Satılık Gelin
1969 Şeytanın Oyunu
1969 Kardeş Kurşunu
1968 Mekansız Kurtlar
1968 Cehennemde Boş Yer Yok
1968 Kurşun Yolu
1968 Bir Mahkum Kaçtı
1968 Kızgın Adam
1968 Dertli Pınar
1967 Kara Kartal
1967 Kocadağlı
1966 İslamoğlu
1966 Kanlı Pazar
1966 Kıran Kırana
1966 Namus Borcu
1966 Ölüm Busesi
1965 Dalgacı Mahmut
1965 Düşman Kardeşler
1965 Kanunsuzlar
1965 Yumruk Yumruğa
1964 Filinta Kadri
1964 Yalnız Efe
1964 Erkek Ali
1963 Yarın Bizimdir
1963 Korkusuz Kabadayı
1963 Gecelerin Hakimi
1963 Rüzgarlı Tepe
1963 Öksüz Hasan
1963 Hancının Kızı
1963 Beyoğlu Piliçleri
1963 Başımı Belaya Sokma
1962 Çıkar Yol
1962 Dağlar Bulutlu Efem
1962 Bardaktaki Adam
1962 Aşk Bekliyor
1962 Boşver Doktor
1962 Beş Kardeştiler
1962 Kurşun Yağmuru
1962 Silah Arkadaşları
1962 Çöpçatan
1962 Ümitler Kırılınca
1961 Düğün Alayı
1961 Kaderin Önüne Geçilmez
1961 Şoför Ahmet
1961 Ayşecik Şeytan Çekici
1960 Gece Kuşu
1960 Namus Uğruna
1959 Beklenen Bomba
1959 Dağlar Şahini Yörük Efe
1959 Düşman Yolları Kesti
1959 Hayatım Sana Feda
1959 Unutulmayan Aşk / Zeynebim
1958 Civan Ali
1958 Kumpanya
1958 Ninni Talihsiz Yetime
1958 Sokak Çocuğu
1958 Bir Şoförün Gizli Defteri
1957 Kin
1957 Ceylan Emine
1957 Öksüz Ayşe
1956 Yangın
1956 Zeynep’ın İntikamı
1956 Şehir Yıldızları
1955 Yetim Yavrular
1955 Kanlarıyla Ödediler
1954 Çılgınlar Cehennemi
1954 Gülnaz Sultan
1954 Ölüme Giden Yol
1954 Çalsın Sazlar Oynasın Kızlar / Oyna Kızım Oyna
1953 Affet Beni Allahım
1953 Drakula İstanbul’da
1949 Fedakar Ana
Eşref Kolçak’ın Oynadığı Diziler
2012 Hayat Devam Ediyor
2011 İnsan Aldandı
2011 Farklı Boyut
2010 Kollama
2009 Kırık Kalpler – Ritmini Arayan Kalpler
2008 Gonca karanfil
2007 Yalan Dünya
2006 Tutkunum Sana
2006 Kınalı Kuzular: Nişanlıya Verilen Söz (TV Filmi)
2005 Zeynep
2005 Beşinci Boyut
2004 Kimsesiz Zaman Tasvirleri
2004 Kayıp Aşklar (TV Filmi)
2004 Yadigar
2004 Büyük Buluşma
2004 Yağmur Zamanı
2003 Yeşilçam Denizi
2003 Umutların Ötesi
2002 Kınalı Kar
2002 Sırlar Dünyası / Sır Kapısı
2001 Derman Bey
2000 Aşk Hırsızı
1998 Sırılsıklam
1998 Affet Bizi Hocam
1997 İntizar
1997 Böyle mi Olacaktı?
1997 Bir Umut
1996 Hüzün Çiçeği
1995 Sahte Dünyalar
1995 Çiçek Taksi
1994 Kanayan Yara – Bosna Mavi Karanlık
1993 Solan Gül
1993 Rüyalara Gelin
1993 Zirvedekiler
1992 Yağmur Beklerken
1992 Polis
1991 Aile Bağları
1991 Köroğlu
1990 Vurguna İnmek
1990 Yuva
1989 Kanun Savaşçıları
1987 Çatallı Köy
1987 Kuruluş / Osmancık
1986 Çalıkuşu
1983 Küçük Ağa
Eşref Kolçak’ın Ödülleri
1961 Türk Filmleri Yarışması – En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, Namus Uğruna
2000 Antalya Altın Portakal Film Festivali – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Güle Güle
2003 Antalya Altın Portakal Film Festivali, Yıldırım Önal Anı Ödülü
Orhan Boran kimdir?

30 Haziran 1928 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Aslen Balıkesir'in Savaştepe ilçesindendir ailesi. Babası Hikmet Boran, albaylığa terfi edecekken 1944 yılında veremden vefat eden bir askeri doktordu. Edremit Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirdikten sonra 10 yaşında 1938 yılında yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne girdi. İlk sahne deneyimini Galatasaray Lisesi'nde okurken, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda rejisör olan ve okul temsillerini sahneye koyan Necdet Mahfî Ayral tarafından Moliere'in bir oyununda oynamak üzere seçildiğinde yaşadı. 1946 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü üçüncü sınıftayken bıraktı. Necdet Mahfî Ayral, kendisini Muhsin Ertuğrul ile tanıştırdı. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda işe başladı ve Vasfi Rıza Zobu'nun talebi üzerine, birlikte oyunlar sergilediler. 17 civarında oyunda rol aldı. Bir Fransız gurubuna yaptığı tercümanlık sonrası bu guruptan aldığı bir teklif üzerine, Paris, "Théâtre les Mathurins" Tiyatrosu'nda bir yıl kadar aksesuvar memurluğu yaptı. Fakat tiyatroculuğa ısınamadı. Burada bazı sahne sanatçılarının esprili konuşmalar yaparak halkı güldürmesinden esinlendi, ülkesine döndüğünde değerlendirmeyi tasarladı. Okumakta olduğu Türkoloji Fakültesini 3. sınıftan terk edip, açıldığı yıldan itibaren (1949 - 1950 yılları arasında) İstanbul Radyosu temsil yayınlarında Ekrem Reşit Rey'in asistanı olarak ve temsil yayınları rejisörlüğü görevi yaptı. Orhan Boran'ın, 1950 yılında, Elmadağ'da açılan Kervansaray gece kulübünde, sanatçıların sahne sırasını organize etmek üzere bir ek iş kabul etmesi sorun yarattı. O sırada radyoda 125 lira aylık alan Boran, gecede 40 lirayı duyunca teklifi kabul eder. İstanbul Radyosu yönetimi, kendi kadrosunda bulunan bir sanatçının barda çalışmasını hoş karşılamayınca, Orhan Boran, çok sevdiği radyodan ayrılmak zorunda kaldı. Yeni işinde; Paris, "Théâtre des Mathurins" tiyatrosundan edindiği tecrübelerle, yapmış olduğu anonslara, araya espriler sıkıştırmaya başlaması çok beğenildi ve Daha bir hafta dolmadan ikinci teklif gelir: ''Anonsları orkestra şefleri yapsın, sen bu espirili konuşmalardan 15 dakika yap!'' Onun deyimiyle ''ayaküstü gırgır'' Türkiye'de böyle doğar. Aynı zamanda bir firma reklamı olan "11 soru bilgi yarışması" programını yaptı. Orhan Boran, 1954 yılında, Hakkı Devrim'in müdür muavini olduğu Türkiye Turizm Kurumu'nun organize ettiği dünya seyahati için, caz sanatçısı Sevinç Tevs'in, kemancı Halil Darvaş'ın, piyanist Fritz Kerten'in sahneye çıktığı Tarsus gemisinde sunucu ve ayaküstü gırgırcıydı. Sonradan onu alkolizme sürükleyecek içki düşkünlüğü, o zamanlardan vardı. Hakkı Devrim, iki ay süren seyahatte, aynı kamarada altlı üstlü yattığı Boran'ın denize düşmemesi için adam bile tutmuş, Boran denize düşmekten kurtulsa da kafasını ranzaya çarpmadığı bir gece olmamıştı! Orhan Boran; (Babası )henüz Askeri Tıbbiye 3. sınıf Öğrencisi iken Tıp okulu delegesi olarak katıldığı 1919 yılı Sivas Kongresi'nde Mustafa Kemal'e hitaben yaptığı Manda'ya şiddetle karşı oluş konuşmasıyla Atatürk'ün takdirini kazanan meşhur askeri doktor tabib yarbay Hikmet Boran'ın oğludur. 1956 yılında BBC'nin açmış olduğu sınavı, 220 kişi arasından birincilikle kazanarak Londra'ya gitti. Dünya Gazetesi'nin Londra muhabirliğini üstlendi. BBC Türkçe Servisi'nde pek çok program yaptı, haber okudu.BBC macerası 1960 yılına kadar devam etti. İstanbul'un birçok gazino ve gece kulüplerinde komedyen, takdimci olarak çalışmalarını sürdürdü. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Filmlerde oynadı. 17 Şubat 1959'da, içinde Adnan Menderes'in de bulunduğu uçağın, Londra'nın 40 kilometre güneyindeki Gatwick Havaalanı civarında, iniş sırasında düştüğünü dünyaya ilk duyuran Orhan Boran oldu. Muhabirlikteki başarısı onu, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde önemli bir yere getirdi ve 25 yıllık yazarlık hayatının başlangıcına vesile oldu. 1960'lı yıllardan itibaren, gece kulüplerinde Ayaküstü Gırgırı adıyla Türkiye'de ilk stand-up geleneğini başlatan ünlü mizah ustasıdır. Televizyonun henüz olmadığı radyolu günlerde, mükemmel Türkçesiyle kibar esprileri, unutulmaz pürüzsüz sesi, nezaketi ve beyefendiliğiyle tanınmıştır. 4 yıl kaldığı İngiltere'den, yakın dostu Şakir Eczacıbaşı'nın kendisini çağırması sonucu Türkiye'ye döndü. Firmaların ve bankaların bilgi yarışması programlarına yeniden başladı. İlk defa 1959 Nisan'ında bir Pazar sabahı İstanbul Radyosunda dinleyicilere Yuki adıyla, ismi de tiplemesi kadar şirin garip bir hayali yaratık tanıttı. "Yuki" halk tarafından o kadar tutuldu ki, bir program olmaktan çıkıp bir fenomen oldu. Yuki,hızla dönen banttaki konuşma sesinden ibaretti. Yuki, sonraki yıllarda karikatürist Altan Erbulak tarafından çizgi romana da adapte edilmiştir. 1960'ların başında Safa Kılıçlıoğlu'nun "Pazar" adlı dergisinde Orhan Boran ve Yuki başlıklı bir köşede popüler karakteriyle hayali diyaloglara girmiş, 1977'den itibaren ise "Milliyet Çocuk" dergisinde Yuki'nin Şen Serüvenleri başlığıyla yazdığı metinlere Mıstık tarafından bazı resimler çizilmiştir. Adını neden "Yuki" koyduğunu hatırlayamayan Boran'a göre ''nesli tükenmiş bir aileden tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli, zeki bir yaratık'' Yuki . Orhan Boran'ın birde Kayınbirader tiplemesi vardı.Yuki den farklı olarak, karşılıklı sohbet ettiği bir varlık değildi. Sadece adından yaptıklarından ve konuşmalarından konu ettiği hayali bir Kayınbiraderdi. Bu Kayınbirader zaman zaman çok zeki ve şaşırtıcı,zaman zamanda çok saf ve salakça davranan bir tiplemeydi. O zamanlar senaryo ekibi filan olmadığı için tüm hikayelerini tek başına yazdı Boran, aynı zamanda pek çok skece, müzikli oyuna imza attı. Bu arada Hürriyet ve Milliyet'te gazeteciliğe devam etti. Ömrü laklakayla geçtiği için Leyleğin Ömrü adlı bir programı, bir de kitabı oldu. Ayaküstü gırgırlarının yüzde 85'i doğaçlamaydı. Ve TV başlar. Trafik eğitim programları, eğlence köşesi, spor köşesi... Önce "Garip Ama Gerçek", ardından karısı Güler Boran ile "Orhan Boran'la Pazar Geceleri"ni hazırlar. TRT'deki "Panelöden sonra ilk özel TV kanalı Magic Box'ta "Orhan Boran'lı Dakikalar"ı sunar. Kanal D'de "Kim Haklı", atv'de "atv'de Pazar"ı yapar. Kanal 8'de, tekrar TRT'de çalışır. Hatta "Kim 500 Milyar İster"i sunması için teklif gelir. Kabul eder. El sıkılışır. Ama yapımcılar son anda cayarlar. Sahne hayatını 1980 yılına kadar sürdüren Orhan Boran, televizyonlu günlerde de, elinde meşhur kocaman beyaz mendiliyle ekranlardaydı. TRT'de çalışmasının yanı sıra televizyonun da yıldızlarından oldu, reklam filmlerinde oynadı. Şan Tiyatrosu'nda sahnelenen "Müzikal Kahkaha" adını verdiği oyunla şovlarına veda etti. Gazeteciliğe ağırlık verdi ve ülkenin önde gelen gazetelerinde yazarlık, kendi deyimiyle "Kalem işçiliği" yaparak hayatını sürdürdü. M.Ü. İletişim Fakültesi'nde diksiyon ve radyo-televizyon jenerikleri dersleri verdi. Orhan Boran, kendisi mesleğini "profesyonel gevezelik" diye tanımlasa da o aynı zamanda Türkiye'deki ilk stand-up'çı. 2002 yılında yakalandığı kolon kanseri sebebiyle iki defa ameliyat geçirdi. 10 Haziran 2005'de, Beşiktaş Kültür Merkezi'nin (BKM) organize ettiği jübilede, "Orhan Boran Show" adıyla Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu 'nda, 59 yıl emek verdiği meslek hayatına ve 25 yıl uzak kaldığı sahneye veda etmek üzere son kez sahneye çıktı. Orhan Boran, anadili gibi İngilizce, Fransızca, İspanyolca biliyordu. Orhan Boran 60 lı yıllarda İstanbulda "Yeşildirek" futbol takımının menajerliğini de yapmıştır. 2.5 yıl ilik hastalığı ile mücadele eden usta radyo ve televizyoncu Orhan Boran 26 Mayıs 2012'de hayatını kaybetti. Evlilikleri : Birinci evliliğinden Arzu Akman adında bir kızı var. İkinci evliliği, 1957 yılında Elizabet adlı bir ingiliz ile yaptı.1964 yılında boşandılar. 7 yıl evli kaldılar. Üçüncü evliliğini, 1973 yılında 46 yaşındayken,TRT'de tanışıp evlendiği, aynı yastığa baş koyduğu eşi (D.1947) Güler ( Alış )Boran ile yaptı. Beyin cerrahı olmuş olan Burak Boran adında bir oğlu ve Ahu Boran adında bir kızı var.
Doğan Kasaroğlu kimdir?

Gazeteci, yönetici, bürokrat, genel müdür, siyasetçi, milletvekili, araştırmacı yazar (D. 1933, Sivas - Ö. 26 Mayıs 1995, İstanbul). Baba adı Celal, anne adı Feride. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezunudur. Uzun yıllar Ankara Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu ile Ankara Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulunda çalışan Kasaroğlu, dört yıl boyunca Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yapmış, bu arada İş Mahkemesi, Basın Şeref Divan üyelikleri ile Basın İlan Kurumu Genel Kurul ve Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur. Aynı zamanda Ekspres gazetesinin kurucusu ve sahibi olan Kasaroğlu, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinde MDP’den XVII. Dönem İstanbul Milletvekili seçilerek 29 Kasım 1987 tarihine kadar TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. Sonra DYP’ye geçti.
Kasaroğlu, TRT'de İç Haberler Müdürlüğü, Haber Müdürlüğü, Genel Müdür Müşavirliği sonrasında 1975-1978 yılları arasında Basın Yayın Genel Müdürlüğü, 1979-1981 yılları arasında da TRT Genel Müdürlüğü görevini üstlendi.
Basın Yayın Genel Müdürlüğü döneminde kurumun hem görev alanları ve hem de personel kadrolarında büyük iyileştirmeler gerçekleştirilmiş, yeni bir yönetmelik çıkarılarak yurt içinde ve yurt dışında basın merkezleri kurulmuştur. Yurt dışı basın merkezlerine bir bölümü basın uzmanı, bir bölümü de haberleşme uzmanı olarak 19 gazeteci atanmış; Haber Yayın Hizmetleri Daire Başkanlığı, Yayın Dökümantasyon Daire Başkanlığı, Basın-Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı, Prodüksiyon Daire Başkanlığı, İdari İşler Daire Başkanlığı yeniden bakan onayı ile kurulmuş ve yeni kurulan hizmet birimlerinde yeni şube müdürlükleri kurularak zamanın teknolojileri ile donatılmıştır.
Sonraları Anadolu basınına dönük, klişe, bülten, bölge toplantısı seminer gibi destek çalışmalarını yürüten Anadolu Basını Şube Müdürlüğü bu dönemde faaliyete başlamıştır. Aynı dönemde Dış İlişkiler Dairesi'ne bağlı olarak Amerika, İngiltere, Fransa, Belçika, Almanya, Yunanistan, Kıbrıs, Pakistan, Ortadoğu ülkelerindeki basının haber, yorum, makale ve programları değerlendirilip gerektiğinde bütünleştirilerek ilgili devlet organlarına ve basına sunulmak üzere masalar kurulmuştur. Doğan Kasaroğlu, 26 Mayıs 1995 günü İstanbul’da vefat etmiştir. Evli, 2 çocuk babasıydı. Basın Şeref Kartı sahibiydi. 1977 yılında yayımlanan Türk Basınında Kim Kimdir adlı bir eseri vardır.
İzzettin Ökte kimdir?

Babası ûdî Nail Ökte'dir. Kendi kendini yetiştirdi. Genç yaşta Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti'ne öğretmen oldu. Ardından yeni kurulan Ankara Radyosu'na tanbûrî olarak girdi. (Daha sonra İ.T.Ü. Devlet Konservatuvarı'na dönüşecek olan) İstanbul Belediye Konservatuvarı'nda görev yaptı. Münir Nurettin Selçuk'a da konserlerinde eşlik etti.
Tanbûrî Cemil Bey'den sonra 20. yüzyılın en önemli ve üslûp sahibi tanbûrîlerinden biriydi. Tanburu daima 43 perdeli olarak çaldı ve tok bir ses elde etmek için mızrabı biraz kalınlaştırdı. Aynı ustalıkla çaldığı yaylı tanburda da ilk kez alt telleri birleştirdi ve viyolonsel benzeri bir ses elde etti. Ercüment Batanay ve kendi öğrencisi Sadun Aksüt en çok etkilediği tanbûrîlerdir.
Geçirdiği felç dolayısıyla hayatının son on yılını tanbur çalamayacak derecede hasta olarak tamamladı. Yaptığı taksim kayıtları Nevzat Atlığ ve Sadun Aksüt tarafından toplanarak iki CD hâlinde yayınlandı. Tanınmış neyzenlerden Burhanettin Ökte (1904-1973) ağabeyidir.
Ahmet Cevdet Paşa kimdir?

(1823-1895) XIX. yüzyılın ünlü Türk âlimi ve devlet adamı.
Kendi ifadesine göre hicrî 1238 yılı hıdrellezinden kırk gün önce (13-14 Receb 1238 / 26-27 Mart 1823) Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğdu. Asıl adı Ahmed olup Cevdet mahlasını İstanbul’da öğrenim gördüğü sırada şair Süleyman Fehîm Efendi’den almıştır (1843). Babası Lofça ileri gelenlerinden ve meclis âzasından “Istabl-ı Âmire pâyelisi” Hacı İsmâil Ağa, annesi yine Lofçalı Topuzoğlu hânedanından Ayşe Sümbül Hanım’dır. Bizzat kendisi, atalarından Kırkkiliseli (Kırklareli) Yularkıran Ahmed Ağa’nın Prut Savaşı’na (1711) katıldıktan sonra memleketine geri dönmeyerek Lofça’ya yerleştiğini ve zamanla Lofça’nın eşrafı arasına giren ailenin Yularkıranoğulları adıyla şöhret kazandığını söyler. Küçük yaşta büyükbabası Hacı Ali Efendi’nin teşviki ve desteğiyle Lofça müftüsü Hâfız Ömer Efendi’den Arapça okuyarak öğrenim hayatına başlayan Ahmed, kısa zamanda İslâmî ilimlerle ilgili kitapları okuyacak derecede ilerleme gösterdi. Ardından kadı nâibi Hacı Eşref Efendi ve müftü Hâfız Mehmed Efendi’den çeşitli dersler aldı. Öğrenimini daha da ileri seviyeye götürmek için 1255 (1839) yılı başlarında büyükbabası tarafından İstanbul’a gönderildi. Burada kısa sürede ilmî muhitlerde kendini gösterdi; devrin meşhur âlimleri Hâfız Seyyid Efendi, Doyranlı Mehmed Efendi, Vidinli Mustafa Efendi, Kara Halil Efendi ve Birgivî Hoca Şâkir Efendi’nin derslerine devam etti. Ayrıca Miralay Nûri Bey ve Müneccimbaşı Osman Sâbit Efendi’den hesap, cebir, hendese gibi dersler gördü. Bir yandan tahsilini ilerletirken öte yandan ders vermek üzere bazı hocalardan icâzet aldı. Bu arada ilmî ve edebî cemiyetlere de girdi; devam ettiği İstanbul Çarşamba’daki Murad Molla Tekkesi’nin şeyhi Mehmed Murad Efendi’den Mes̱nevî okuyarak Farsça bilgisini derinleştirdi ve kendisine mesnevîhanlık icâzeti verildi. Ayrıca Süleyman Fehîm Efendi’nin Karagümrük’teki konağına devam edip ondan Şevket-i Buhârî ve Örfî-i Şîrâzî divanlarını okudu; bir yandan da devrin tanınmış mutasavvıflarından Kuşadalı İbrâhim Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Bu muhitlerde tasavvuf ve edebiyatın belli başlı eserlerini okuyarak bilgisini ve kültürünü ilerlettiği gibi şiir ve edebiyat alanındaki eksikliklerini tamamlayıp edebî zevkini geliştirme imkânını buldu. Aynı yıllarda Sâmî ve Nef‘î’yi taklit ederek şiire, Veysî ve Okçuzâde’yi örnek alarak inşâya heves etti. Bu hevesle Reşid Paşa ve kapı yoldaşlarının şiirlerine tahmîsler ve nazîreler söyledi. Fuad Paşa ile ortak gazeller yazdı ve Reşid Paşa’ya bazı kasideler sundu. Kendi ifadesine göre okuyup yazabilecek seviyede Arapça ve Farsça, anlayabilecek ölçüde Fransızca ve Bulgarca biliyordu. Ahmed Cevdet’in büyük bir ilim ve fikir adamı olarak yetişmesinde özel gayretlerinin önemli ölçüde tesiri olmuştur. Nitekim öğrenimi sırasında tatil zamanlarında bile sürekli kitap okuduğunu, sadece bayram günlerinde tatil yaptığını bizzat kendisi söylemektedir. Öğrenim hayatından sonra devlet hizmetine, Ocak 1844’te Rumeli kazaskerliğine bağlı Premedi kazası kadılığı ile başladı. 29 Haziran 1845 tarihinde İstanbul müderrisliği ruûsunu aldı. 1848’de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın bir tâlimatını bildirmek üzere Bükreş’te bulunan Keçecizâde Fuad Paşa’nın yanına gönderildi. 10 Nisan 1849’da “hareket-i hâriç” rütbesini aldı. 14 Ağustos 1850 tarihinde Meclis-i Maârif-i Umûmiyye âzalığı ve dârülmuallimîn müdürlüğüne tayin edildi. Bu arada İstanbul’a dönen Fuad Efendi ile birlikte Bursa’ya gitti ve orada kaldığı kısa süre içinde onunla birlikte Kavâid-i Osmâniyye adlı kitabı ve Şirket-i Hayriyye’nin kuruluş nizamnâmesini hazırladı. İstanbul’a döndükten sonra 1851’de Encümen-i Dâniş üyeliğine seçildi. Yeniden kaleme aldığı Kavâid-i Osmâniyye’yi encümenin ilk eseri olarak Abdülmecid’e sundu. Bunun üzerine derecesi “hareket-i altmışlı”ya yükseltildi. Ekim 1853 tarihli bir mazbata ile 1774-1826 devresi Osmanlı tarihini yazmakla görevlendirildi. Eserinin ilk üç cildini tamamlayıp padişaha takdim edince kendisine “mûsıle-i Süleymâniyye” derecesi verildi. Şubat 1855’te vak‘anüvis tayin edildi. Bu görevi sırasında bir yandan tarihinin devamını yazarken bir yandan da geleneğe uyarak zamanın siyasî olaylarını anlatan Tezâkir-i Cevdet’i kaleme aldı. Vak‘anüvislik görevini 1865 yılına kadar yürüttü. Devlet kademelerindeki bu yükselmenin yanı sıra ilmiye mesleğinde de ilerleyerek 9 Ocak 1856’da mevleviyet derecesindeki Galata kadılığına getirildi; aynı yılın 9 Aralığında Mekke-i Mükerreme kadılığı, 21 Ocak 1861’de de İstanbul kadılığı pâyelerini aldı. 18 Mayıs 1861 tarihinde Rumeli teftişine çıkan Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Paşa’ya refakat ettikten kısa bir süre sonra İşkodra’da meydana gelen isyanı bastırmak üzere “me’mûriyyet-i fevkalâde” ile görevlendirildi. İki ayda bu vazifesini başarıyla tamamladı. 1863’te Bosna eyaletini teftiş göreviyle ilgili hazırlıklarını yaparken 24 Haziran 1863 tarihinde Anadolu kazaskerliği pâyesine ulaştı. Bir buçuk yıl içinde Bosna’da gerekli ıslahatı gerçekleştirip masrafı bölge halkı tarafından karşılanmak üzere iki alay asker tanzimine de muvaffak oldu. Bu başarıları dolayısıyla o zamana kadar hiçbir ilmiye mensubuna verilmemiş olan ikinci rütbeden “nişân-ı Osmânî” ile mükâfatlandırıldı. Haziran 1864’te Kozan tarafına gönderildi. Derviş Paşa ile birlikte Fırka-i Islâhiyye’yi oluşturup Cebelibereket, Çukurova ve Kozan dağlarını dolaştı, altı ay içinde gerekli ıslahatı yaptı. Ancak onun bu başarıları kendisini çekemeyenlerin harekete geçmesine yol açtı; hatta şeyhülislâmlığa getirilecekken ilmiye sınıfından mülkiyeye nakline karar çıkarıldı ve 13 Ocak 1866’da kazaskerlik pâyesi vezârete çevrildi. “Efendi”likten alınıp “paşa”lığa geçirilmesi şeklindeki bu sınıf değişikliğinin onu gücendirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim memurların hal tercümelerinin kaydedildiği Sicill-i Ahlâk’ta (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Cevdet Paşa Evrakı, nr. 47) kendisine yapılan bu haksızlık karşısında duyduğu üzüntüyü ifade etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa bundan sonra Maraş, Urfa, Zor sancakları ve Adana eyaletinin birleştirilmesiyle oluşturulan Halep valiliğine tayin edildi; iki yıl süren bu görevi sırasında yeni valiliğin teşkilâtlanmasını gerçekleştirdi. 1868’de kendisine, Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’nin ikiye ayrılmasıyla teşkil edilen Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye başkanlığı verildi. Divanın nezârete çevrilmesi üzerine Adliye nâzırı oldu ve bu dönemde nizamî mahkemeler teşkilâtını kurarak bununla ilgili kanun ve nizamnâmeleri hazırladı. Cevdet Paşa’ya şöhret kazandıran gelişmelerden biri de onun tarafından ortaya atılan, Hanefî fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması gerektiği düşüncesidir. Nitekim bu düşüncesi kabul edilerek Bâbıâli’de teşkil edilen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti’nin reisliğine getirildi. Devrin önde gelen fıkıh âlimlerinin de yer aldığı bu cemiyet Mecelle’nin ilk dört kitabını yayımlamaya muvaffak oldu. Beşinci kitabın hazırlığı biterken Cevdet Paşa reislikten azledilerek Bursa valiliğine tayin edildiyse de birkaç gün sonra bu görevinden de alındı (1870). Bu arada cemiyet başkanlığına Gerdankıran Ömer Hulûsi Efendi getirildi, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti de Bâb-ı Meşîhat’a nakledildi. Ancak cemiyetin “Kitâbü’l-Vedîa” adıyla çıkardığı altıncı kitabın büyük tenkitlere uğraması üzerine 24 Ağustos 1871’de Cevdet Paşa’ya yeniden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti ile Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlıkları verildi. Mecelle’nin sekizinci kitabı hazırlandığı sırada Maraş valiliğine tayin edildiyse de on sekiz gün sonra bu defa Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye üyeliği ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti başkanlığına tayin edilerek tekrar İstanbul’a alındı (6 Ağustos 1872). Kısa bir süre sonra Şûrâ-yı Devlet üyesi, ardından da Evkaf nâzırı oldu (1873). Aynı yılın ortalarına doğru Maarif nâzırlığına getirildi. Nâzırlığı zamanında ilkokullardan yüksek okullara kadar her seviyede ders programları yapıldı, yeni bir elifbâ cüzü hazırlanarak bastırıldı. Nuruosmaniye Camii avlusunda modern usullere göre “ibtidâiyye” adıyla bir ilkokul açıldı. Dârülmuallimîn teşkilâtı sıbyan, rüşdiye ve idâdî olmak üzere üç dereceye ayrılarak yeniden düzenlendi. Kendisi de Kavâid-i Türkiyye, Mi‘yâr-ı Sedâd ve Âdâb-ı Sedâd adını taşıyan üç okul kitabı yazdı. Kısas-ı Enbiyâ adlı eserinin üç cüzünü de bu arada tamamlayarak bastırdı. 1874’te Şûrâ-yı Devlet başkan vekilliğine getirilen Cevdet Paşa, Mecelle’nin on ikinci kitabını da hazırlatmıştı. 2 Kasım 1874 tarihinde Yanya valiliğine, 1875’te de önce Maarif nâzırlığı ve kısa bir süre sonra da Adliye nâzırlığına getirildi. Bu sonuncu görevi sırasında Ticaret Nezâreti bünyesindeki ticaret mahkemelerini Adliye Nezâreti’ne bağladı. Bu arada Bulgaristan’da görülen isyan belirtileri üzerine 1876’da Rumeli teftişiyle görevlendirildi; Edirne ve Filibe yoluyla Sofya’ya gitti; döndüğünde nâzırlıktan azledilip Suriye valiliğine tayin edildiyse de daha Suriye’ye varıp görevine başlamadan üçüncü defa Maarif nâzırlığına getirildi. Bir müddet sonra yeniden Adliye nâzırlığına tayin edildi. Bu sırada on altıncı kitabı da bastırarak Mecelle’yi tamamladı. İbrâhim Edhem Paşa sadrazam olunca 1877 yılında Dahiliye nâzırlığına getirildi. Nâzırlığı sırasında mülkiye memurlarının hal tercümelerinin kaydedildiği Sicill-i Ahvâl Defteri’ni tanzim ettirdi. Aynı yıl içinde Evkaf nâzırlığına naklen tayin edildi. 1878’de Suriye valisi olarak Şam’a gitti. Bu arada Kozan’da Kozanoğlu Ahmed Paşa tarafından çıkarılan isyanı bastırmakla görevlendirildi. Ancak isyanın bastırılması sırasında Şam valiliğine Midhat Paşa’nın tayin edilmesi üzerine açıkta kaldı ve görevini tamamladıktan sonra İstanbul’a döndü. Yolda Ticaret nâzırlığına tayin edildiği haberini aldı. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın sadâretten istifası üzerine, Ârifî Ahmed Paşa sadârete getirilinceye (9 Şâban 1296 / 29 Temmuz 1879) kadar on gün müddetle sadrazamlığı vekâleten yürüttü ve Meclis-i Mahsûs-ı Vükelâ’ya başkanlık yaptı. Said Paşa başvekil olunca tekrar Adliye nâzırlığına getirildi. Bu defaki Adliye nâzırlığı sırasında 26 Haziran 1880’de açılan Mekteb-i Hukuk’ta usûl-i muhâkeme-i hukūkıyye, belâgat-ı Osmâniyye ve ta‘lîm-i hitâbet derslerini verdi. Ahmed Vefik Paşa’nın başvekil olması üzerine 30 Kasım 1882’de Adliye nâzırlığından ayrıldı ve üç buçuk yıl resmî görevlerden uzak kaldı. Bu sırada tarihini tamamladı, Kavâid-i Osmâniyye’nin eksiklerini ikmal etti. Cevdet Paşa son olarak Server Paşa’nın vefatı üzerine 11 Haziran 1886 tarihinde beşinci defa Adliye nâzırlığına getirildi. Ancak Sadrazam Mehmed Kâmil Paşa ile aralarında çıkan anlaşmazlık sebebiyle bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı. 10 Mayıs 1890’da II. Abdülhamid onu Meclis-i Âlî’ye tayin etti. Cevdet Paşa bundan sonraki hayatını ilmî çalışmalarına ve çocuklarına ayırdı. Kısa bir hastalıktan sonra 26 Mayıs 1895’te Bebek’teki yalısında vefat etti ve Fâtih Sultan Mehmed Türbesi hazîresine defnedildi. Tanzimat devrinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Cevdet Paşa, son asır Türk-İslâm ilim âleminin mümtaz simalarından biridir. Ahmed Cevdet büyük bir devlet adamı olduğu kadar aynı zamanda tarihçi, hukukçu, mütefekkir, edip, eğitimci ve sosyologdur. Henüz genç bir medrese talebesiyken olağan üstü zekâsı, çalışkanlığı, bilgisi ve isabetli tahlilleriyle hocalarının dikkatini çekmiş, zaman zaman onlarla ilmî meselelerde tartışmalara girmiştir. Genç yaşta İslâmî ilimlerle birlikte Arapça ve Farsça’yı çok iyi bir şekilde öğrenirken Emîn Efendi adlı bir kişiden Fransızca dersleri de aldı. Bu ona kısmen Batı tarih kitaplarını ve kanunlarını okuma ve anlama imkânını vermiştir. Cevdet Paşa medeniyeti cemiyet hayatının gereği olarak kabul etmekteydi. Ona göre insan doğuştan medeniyete yatkındır. İnsanoğlunun medenî hayata geçiş sürecinde toplumlar arasında bazı basamak farkları doğmuştur. Böylece medeniyet, toplumların göçebelik ve yerleşik durumundan sonra üçüncü ve son merhalesini oluşturur. Bu merhaleye ulaşmanın temel şartı insanların kemale erdirilmesidir ki bu da ancak eğitim ve öğretimle mümkündür. Cevdet Paşa bu husustaki çalışmalarını başlıca üç noktada yoğunlaştırmıştır. a) Yeni eğitim ve kültür kurumlarının açılması. b) Her derecedeki okullar için yeni ders kitaplarının hazırlanması ve yayın faaliyetlerinin arttırılması. c) Türkçe’nin bilim dili haline getirilmesi. Cevdet Paşa nâzırlıkları döneminde bu konularda önemli kararlar almış ve üstün başarılar elde etmiştir. Nitekim Encümen-i Dâniş’in teşkilinde büyük katkılarda bulunmuş, dârülmuallimîn yönetmeliği onun müdürlüğü zamanında düzenlenmiş ve 1872’de İstanbul’da ilk idâdî de onun Maarif nâzırlığı sırasında açılmıştır. On iki ciltlik Târîh-i Cevdet’ini devrine göre sade bir dille yazmış olması, onun dilde sadeliğe verdiği önemin bir sonucudur. Ayrıca okullarda okutulmak üzere modern metotlara göre Türkçe ders kitapları hazırlamıştır. Öte yandan Türkçe’nin ilim dili olamayacağını iddia edenlere bir cevap olmak üzere Takvîmü’l-edvâr adını verdiği risâlesini bastırarak herkese Türk diliyle de güzel eserler yazılabileceğini göstermiştir (Tezâkir, IV, 110). Cevdet Paşa, Osmanlı kurum ve kuruluşlarına yeniden şekil verilmesi konusundaki farklı fikirlerin hız kazandığı bir dönemde, gelenekçi Türk-İslâm Doğu kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmış bir şahsiyettir. Osmanlı müesseselerinin İslâmî esaslara dayandığını dikkate alarak Batı devletleriyle Osmanlı Devleti’nin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de her yönden Batılılaşma’nın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüş, sonuç olarak Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bütün icraatında Osmanlıcı-İslâmcılığı sürdürmekle birlikte metotta yenilikçiliği benimsemiş, Batı’nın pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanlarındaki üstünlüğünü kabul ederek bu alanlarla ilgili Osmanlı müesseselerinin Batı tarzında ıslahını savunmuştur. Avrupa kanunlarının ve kurumlarının olduğu gibi alınmasına karşı çıkan Cevdet Paşa İslâmî geleneklerin korunması gerektiğini söylemiş ve bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının tercüme edilip alınması yönündeki görüşlerine karşı çıkarak (Ma‘rûzât, s. 199-200) Mecelle’nin hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır. Cevdet Paşa’ya göre İslâm dini herkese hak ettiği hürriyeti verdiği için İslâm dünyasında Batı’daki gibi bir hürriyet mücadelesi vuku bulmamış, buna karşılık adaletin tesisi gayretleri ön plana geçmiştir. Cevdet Paşa, devletin ve hükümetin ancak İslâmî esaslara uymakla fitne, fesat ve zulmü önleyebileceğini düşünmektedir. Aynı sebeple gayri müslimlere de “şer‘-i şerif”e uygun muamele edilmesini istemiştir. İslâm’daki bu eşitlik-adalet uyumundan dolayı Avrupa’daki sınıf çatışmaları, feodalite, sömürü ve zulüm Osmanlı toplumunda görülmemiştir. Cevdet Paşa’nın millet anlayışı ise İslâm geleneğine uygun olarak müslüman milletlerin siyasî birlik ve bütünlüğünü temsil eden Osmanlılık temeline dayanmaktadır. Milliyet karşılığı olarak “kavmiyet”i kullanır ve bunun Fransız İhtilâli’nden sonra bulaşıcı bir hastalık gibi Avrupa’da yayıldığını söyler (Târih, I, 169). Vatan fikri konusunda da muhafazakârdır. Vatan mefhumunun müslüman halk arasında Avrupa’da olduğu gibi rağbet bulamayacağını, bunun yerine dinin daha tesirli olacağını savunur. Ona göre Osmanlı’nın asıl büyüklüğü hilâfet ve saltanatın birleştirilmesinden doğmuştur. Devleti devlet yapan esas unsur İslâmiyet’tir. Cevdet Paşa ayrıca meşrutiyet idaresine de karşı çıkar. Nitekim I. Meşrutiyet’in ilânı ve Meclis-i Meb‘ûsan’ın kapatılması sırasında Sultan Abdülhamid’in siyasetini desteklemiş ve Adliye nâzırı sıfatıyla Midhat Paşa’nın Yıldız Mahkemesi’ndeki yargılanmasında önemli rol oynamıştır. Cevdet Paşa iktisadî hayatta liberalizmi benimsemekle birlikte devletin kalkınması için kapitülasyonların kaldırılması gerektiğini savunmuş, iş hayatında müslümanların da anonim şirketler kurmasını teklif etmiştir. Tarihçiliği. Cevdet Paşa, pek çok vasfı yanında özellikle tarihe dair eserleriyle klasik Osmanlı tarihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiş; tarihçilik, tarih felsefesi ve metodolojisi bakımından da eski vak‘anüvis tarihlerinden farklı yeni bir anlayışın yolunu açmıştır. Osmanlı tarihçiliğinin klasik geleneğine şeklen bağlı görünmek ve İslâm tarihçiliğinin “ilmî tarihçilik” ekolünü takip etmekle birlikte bunun belâgata önem veren İran tarzı edebî tarihçilikle âhenkli bir terkibini gerçekleştirmiştir. Böylece bir bakıma Kâtib Çelebi ve Müneccimbaşı gibi aynı terkibi yapmış olan tarihçi neslin son temsilcisi olmuş, eski ile yeni tarihçilik anlayışı arasında bir köprü vazifesi görmüştür. Cevdet Paşa tarih felsefesi ve metodolojisinde geniş ölçüde, bir kısmının tercümesini yaptığı İbn Haldûn’un Muḳaddime’sinin tesirinde kalmıştır. Bundan dolayı A. Hamdi Tanpınar onu “İbn Haldûn’un son şâkirdi” sayar. Ayrıca talebesi Selim Sâbit’e, fikrî dünyasının gelişmesinde Michelet, Taine, İbn Haldûn, İbn Teymiyye, Zehebî, Alman tarihçisi Hammer, İngiliz tarihçisi Buckle ve Macaulay, Fransız âlimi Montesquieu’nün etkisi olduğunu belirtmiştir. Cevdet Paşa’nın Batılı müelliflerden ne ölçüde faydalandığı tartışmalı ise de İbn Haldûn’un görüşlerinin onun tarihçilik anlayışında önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Nitekim İbn Haldûn’un asabiyet prensibini Osmanlı Devleti’ne uygulayarak bu devleti “Türklüğe mahsus olan sıfât-ı sâbite-i memdûha ile şecâat ve diyânet-i Arabiyyeyi cem‘ etmiş bir cem‘iyyet-i cemîle” şeklinde tanımlar (Târih, I, 29). Cevdet Paşa, İbn Haldûn’un “beş tavır” nazariyesini Kâtib Çelebi, Müneccimbaşı, Naîmâ gibi Osmanlı tarihçilerine benzer bir anlayışla nakletmiş ve her devlet gibi Osmanlı Devleti’nin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş safhalarından geçeceğini, ancak beşinci tavrın tıpkı diğer Osmanlı tarihçilerinin söylediği gibi değiştirilebileceğini belirtmiştir. Böylece tarihte mutlak bir determinizme inanmamakla İbn Haldûn’dan ayrılmıştır. Osmanlı Devleti’nin gerilemesini yükseliş döneminde sınırların fazla genişlemiş olmasına bağlamış, tıpkı Naîmâ gibi, uzağı gören devlet adamları sayesinde devletin ömrünün uzatılabileceği, hatta yeniden canlandırılabileceği fikrini benimsemiş, “değişmez muayyeniyet” yerine “iradeci” görüşe taraftar olmuştur. Bir bakıma Muḳaddime’den düşünme mantığı alan Cevdet Paşa’nın telif modeli olarak da İbn Haldûn’un eserlerinden etkilendiği, Tezâkir ile et-Taʿrîf arasındaki muhteva benzerliğinden anlaşılmaktadır. Cevdet Paşa tarihini yazarken kaynak eserleri ve diğer tarih malzemelerini topladıktan sonra bunları titizlikle değerlendirmiş, yeri geldikçe eski tarihleri ve tarihçileri ciddi şekilde tenkit etmiştir. Meselâ tarihçi Edîb’i hükümlerinde sübjektif davranmak ve ölçüsüz tahminlerde bulunmakla, Enverî ve Âsım Efendi’yi yeteri kadar ilmî titizlik göstermemek ve çelişkili bilgiler vermekle suçlamış, Şânîzâde’nin taraflı davrandığına ve doğru olmayan nakiller yaptığına işaret etmiştir. Kaynak seçimi ve bunları kullanmadaki titizliği yanında olayların sadece cereyan şekillerini aktarmakla yetinmeyip aralarındaki sebep-sonuç bağlarını ortaya koyarak anlatmaya çalışmıştır. Özellikle kurumların bozuluş sebeplerine önem verip bu bozulmanın tahliline girişmiştir. Böylece müessese tarihine dair ilk denemeyi gerçekleştirdiği gibi olayların meydana gelişinde farklı bir yaklaşımı yakalamaya çalışmıştır. Tarihin her şeyden önce bir merak konusu olduğunu belirten Cevdet Paşa, tarihi mütalaa etmenin faydasının bir olayın şu tarihte şöyle olduğunu bilmekten ibaret olmadığını belirtir. Ona göre tarih, büyük ve önemli olayların meydana geldiği gibi güçlü bir muhakeme ile ifade edilmesinden ibarettir. Bu ise eğitim ve telkin bakımından önem kazanmaktadır. Ancak küçük olaylar ve önemsiz gibi görünen faktörler de mutlaka hesaba katılmalıdır. Çünkü olayların sebebini araştırmada bunlar da etkili olabilir ve bu husus tarih ilminin asıl görevidir. Bütün olaylar birbirini takip eden gelişmelerin birer sonucudur. Ayrıca tarih devletin nizamının korunması için de önemlidir. Hatta Cevdet Paşa bazı ulemânın, geçmişteki usullerin yeni döneme uygulanması açısından da tarihin öğrenilmesi gereken bir ilim olduğu fikrine katılır. Cevdet Paşa’nın öncü rollerinden birini de Avrupa tarihine ait değerlendirmeler teşkil eder. Osmanlı tarihi çerçevesinde Avrupa’nın iyi tanınması ve hadiseler üzerinde Batı’daki gelişmelerin etkileri onun için önem kazanır. Avrupa’daki olayları ve kurumları sağlam bir şekilde kavradığı, bunları ifade berraklığı ile nakletmesinden de anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti’nin çözülüşünü XVII. yüzyıldan başlatan Cevdet Paşa Tanzimat devri ideolojisiyle uyum içindedir ve devletin restorasyona değil reforma ihtiyaç duyduğu fikrinde olan kesimin görüşlerini benimsemiştir. Bu bakımdan Doğu-Batı mukayesesi, medeniyet tarihçiliği yapan Cevdet Paşa için önemlidir. Hatta tarihî çağlar bile onu ilgilendirmiş, Avrupa’nın zamanlama ölçülerinin İslâm tarihine uymayacağını belirterek bunun Doğu için İslâm öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılması gerektiğini, İslâm dininin ve hukukunun tarihi kendi şartlarına göre biçimlendirdiğini yazmıştır. Fransız İhtilâli’ni tahlil eden ve sonuçları üzerinde duran Cevdet Paşa, anayasasız ve ihtilâlsiz gelişen İngiltere parlamentosu ve rejimi taraftarıdır. Osmanlı Devleti’nin başlıca hasmı durumundaki Rusya’yı çok iyi tanıdığı ve bu konuya özel bir ilgi duyduğu, Viyana sefiri Sadullah Paşa’ya yazdığı mektubundan anlaşılmaktadır. Burada I. Petro ile II. Mahmud’un reformları arasında yaptığı mukayese, onun tahlil gücü hakkında fikir verebilecek değere sahiptir. İngiltere’de inkılâbın asil sınıfın zorlaması ve halkı yanına alması ile, Fransa’da halkın ayaklanması ile gerçekleşirken Rusya’da ve Osmanlılar’da tepeden geldiğini belirtir. Bütün bunlar onun tarihi bir bütünlük içerisinde ele aldığını gösterir Hukukçuluğu. Cevdet Paşa, devlet adamlığı ve tarihçiliğinin yanı sıra aynı zamanda Tanzimat döneminin önemli hukukî düzenlemelerini yapan bir hukuk adamıdır. Bu dönemde hazırlanan kanunların ve kurulan müesseselerin önemli bir kısmı onun imzasını taşımaktadır. Bu sebeple Bernard Lewis’in onun hakkında kullandığı “dâhi hukuk adamı” ifadesi (Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 122) mübalağalı sayılmaz. Öğrenimi sırasında İslâm hukuku alanında özel olarak çalışmamışsa da üstün kabiliyeti ve okumaya düşkünlüğü sayesinde fıkıh ağırlıklı medrese tahsilinden fazlasıyla faydalanmış, Lofça’da iken Ḥalebî ve Mülteḳā gibi Osmanlılar’ca büyük önem atfedilen fıkıh kitaplarını okumuş, kendi ifadesiyle “ulûm-ı şer‘iyyede biraz mümârese kesbetmişti.” Daha çok genç iken bir süre müsevvidlik yapmış, Lofça müftüsünce verilen fetva müsveddelerini kaleme almıştır. Tanzimat’ın ilân edildiği yıl İstanbul’a gelerek medrese öğrenimine burada devam ederken gerek zekâsının parlaklığı gerekse çalışkanlığı sayesinde ilim muhitlerinde kısa sürede tanınmıştır. Nitekim Sadrazam Mustafa Reşid Paşa meşihattan, yapacağı düzenlemelerin şer‘î yönünü aydınlatmak üzere bir ilim adamı istediğinde, “arzuya muvafık meşihattan gönderilen zat” denilerek kendisine Cevdet Efendi takdim edilmiştir. Yirmi dört yaşında Mustafa Reşid Paşa’nın yakın çevresine dahil olması ve bu çevrede Batılılaşma yanlılarının fikirlerinden istifade etmesi, İslâm-Osmanlı ve Batı kültürlerinin faydalı bir sentezini yapabilmesine uygun bir zemin hazırlamıştır. Şekilde kısmen Batılı, fakat özde daima İslâm’a bağlı kalarak hukuk sahasında daha sonra ortaya koyduğu çalışmalar onun gerçekten “arzuya muvafık zat” olduğunun delilidir. Cevdet Paşa’nın Tanzimat döneminde hukukla ilgili en önemli eserleri, hazırlamış olduğu kanun ve nizamnâmelerle tesis ettiği hukuk kurumlarıdır. Bu alandaki ilk hizmetleri, 1850’de dârülmuallimîn müdürü ve Meclis-i Maârif âzası olmasıyla başlar. Bu görevlere geldikten sonra hem dârülmuallimîn nizamnâmesini hem de bu dönemde Meclis-i Maârif’çe hazırlanan bütün nizamnâmeleri bizzat o kaleme almıştır. Bu hizmetlerinde göz doldurması, kanun ve nizamnâme kaleme almada belirli bir tecrübe ve meleke kazanması sebebiyle, 1855’te Osmanlı medenî kanununu hazırlaması düşüncesiyle kurulan Metn-i Metîn Komisyonu’na üye seçilmiştir. Bu dönemde gerek adı geçen komisyondaki görevinin icabı, gerekse bu sırada tayin edildiği Galata kadılığı dolayısıyla fıkıhla daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Ancak Metn-i Metîn teşebbüsü başarıya ulaşmamış, kurulan komisyon satım akdini konu edinen ve bugün elde bulunmayan “Kitâbü’l-Büyû‘”u kaleme aldıktan sonra çalışmalarına son vermiştir. Buna rağmen Cevdet Paşa’nın bu çalışmadan daha sonra hazırlayacağı Mecelle için tecrübe kazanmış olduğu söylenebilir. Cevdet Paşa kısa bir süre sonra henüz otuz beş yaşında iken Meclis-i Tanzîmat üyesi oldu (1857). Tanzimat devrinde hazırlanması düşünülen kanun ve nizamnâmeleri kaleme almakla görevli bu meclise Cevdet Paşa’nın üye olması, hem meclis hem de kendisi için çok verimli olmuştur. Bu dönemde Meclis-i Tanzîmat’ça hazırlanan bütün kanun ve nizamnâmeler Cevdet Paşa’nın kaleminden çıkmıştır. Onun meclisteki ilk çalışması 1274 (1858) tarihli Ceza Kanunnâmesi üzerine olmuş ve kendisinden önce hazırlık çalışmaları başlayan kanunun kaleme alınmasında emeği geçmiştir. Bu kanunnâmenin tamamlanmasından sonra Cevdet Paşa’nın bu defa Meclis-i Tanzîmat tarafından hazırlanması kararlaştırılan Arazi Kanunnâmesi için kurulan komisyona başkan olduğu görülmektedir. Onunla birlikte Tahsin, Ârif ve Mehmed Rüşdü efendilerden oluşan komisyonun hazırlamış olduğu 1274 (1858) tarihli Arazi Kanunnâmesi, Tanzimat döneminin iki orijinal kanunundan biridir ve gerek dilinin sadeliği gerekse kanun tekniği bakımından devrinde hazırlanmış kanunların en başarılı örneklerindendir (bk. ARAZİ KANUNNÂMESİ). Ancak Cevdet Paşa sadece kanunu hazırlamakla kalmamış, daha sonra bununla ilgili olarak Tapu Nizamnâmesi, Tapu Senedâtı Hakkında Tâlimat ve Tapu Senedâtı Hakkında Târifnâme’yi de kaleme almıştır. Ebül‘ulâ Mardin’e göre 100 yıla yakın bir süre hukuk fakültelerinde okutulan ve tenkitçi nazarla incelenen Arazi Kanunnâmesi ve ilgili nizamnâmelerin eksiklik kabul edilecek noktalarının yok denecek kadar az olduğu görülmüştür (Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, s. 41). Daha sonra Meclis-i Tanzîmat’ça yine o dönemde düzenlenen ve tam sayısının tesbiti hayli zor olan çok sayıda kanun ve nizamnâme de meclis adına Cevdet Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Ardından bütün bu kanun ve nizamnâmeleri Düstur adı altında bir kitapta toplayan Cevdet Paşa, böylece bugün beşinci tertibi yayımlanmakta olan ve hukuk mevzuatını bir araya toplayan bu eserin ortaya çıkmasında en önemli rolü oynamıştır (bk. DÜSTUR). Cevdet Paşa’nın Meclis-i Tanzîmat’taki çalışmalarından sonra hukuk alanında en önemli hizmeti Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin kurulmasında görülür. 1860 tarihli Ticaret Kānunnâme-i Hümâyunu’na eklenen bir zeyil ile İstanbul ve taşrada ticarî davalara bakmak üzere ticaret mahkemeleri, 1864 tarihli Vilâyet Nizamnâmesi ile de kaza, sancak ve vilâyetlerde ceza ve hukuk davalarına bakmak üzere nizamiye mahkemeleri kurulmuştu. 1868 yılında bu mahkemelerin temyiz mercii olarak Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye kuruldu. Bu tarihe kadar Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye adıyla faaliyet gösteren meclis Şûrâ-yı Devlet ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye olarak ikiye ayrıldı. Bugünkü Danıştay’ın ilk şekli olan Şûrâ-yı Devlet’in başkanlığına Midhat Paşa, Yargıtay’ın ilk şekli olan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin başkanlığına da Cevdet Paşa getirildi. Cevdet Paşa, bir taraftan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye nizamnâmesini bizzat kaleme alırken ve divanın sağlam hukukî esaslar üzerine kurulması için gayret gösterirken diğer taraftan divan üyelerinin bilgili ve dirayetli hukukçular arasından seçilmesi için çalıştı. Bu arada böyle bir mahkemenin faaliyete geçmesinin özellikle ilmiye sınıfında tepki doğurabileceğini düşünerek bunu önlemek maksadıyla, Celâleddin ed-Devvânî’nin şer‘iyye mahkemeleri yanında mezâlim mahkemelerinin de kurulabileceğini savunan Dîvân-ı Mezâlim’e dair risâlesini tercüme edip divanın umumi bir toplantısında okudu. Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye Nizamnâmesi, özellikle hâkimlerin azledilemeyeceği hükmünü getirmesiyle dikkati çekmektedir. Bu hüküm, Osmanlı Devleti’nde asırlarca uygulanmış olan belirli sürelerle hâkim tayini uygulamasına tam bir aykırılık teşkil etmektedir. Cevdet Paşa, mahkemelerde adaletin icrası bakımından hâkimlerin belli bir süre ile sınırlı olarak tayinlerinin mahzuru ve dolayısıyla hâkim teminatının lüzumu üzerinde ısrarla durmuş, 1872’de sadârete takdim ettiği bir lâyihada da şer‘iyye ve nizâmiye mahkemelerindeki hâkimlerin azledilmemeleri gerektiğini önemle vurgulamıştır. Cevdet Paşa daha sonra Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin iç nizamnâmesini de hazırladı ve bu kurumu biri temyiz diğeri istînaf olmak üzere iki mahkeme halinde teşkilâtlandırdı. Bu dönemde, Cevdet Paşa’nın gerek mahkemenin düzenlenişi gerekse üyelerin seçilişinde büyük gayret ve titizlik göstermesi sayesinde önemli bir gelişme olarak sistematik temyiz usulü Osmanlı hukukuna girmiştir. Cevdet Paşa çok sonraları 15 Temmuz 1887 tarihli bir geçici kanunla divana bir de istida dairesi ekleyerek Osmanlı yargıtayının kuruluşunu tamamlamıştır. Cevdet Paşa, yeni kurulan nizâmiye mahkemeleri hâkimlerine ilâmları kaleme almada kolaylık olmak üzere Cerîde-i Mehâkim adıyla bir de mecmua çıkararak burada her derecedeki mahkeme ilâmları için örnekler yayımlamıştır. Bugünkü hukuk fakültelerinin nüvesi sayılabilecek Mekteb-i Hukuk 1880’de onun Adliye nâzırlığı döneminde açılmıştır. 1286 (1869) tarihli Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi’nde İstanbul Dârülfünunu’nun şubelerinden birinin hukuk şubesi olacağı belirtilmişti (md. 80). Ancak o tarihlerde dârülfünun açılamadığından bu proje gerçekleşmedi ve bu boşluğu doldurmak için Mekteb-i Hukuk’un açılmasına karar verildi. Hazırlıkları daha önce başlayan bu okulda ilk dersi, hem Adliye nâzırı hem de mektebin hocalarından biri olması sıfatıyla Cevdet Paşa vermiştir. Mekteb-i Hukuk II. Meşrutiyet’in ilânından sonra dârülfünunun bir fakültesi olarak öğretim faaliyetini sürdürmüştür. Cevdet Paşa’nın İslâm ve Osmanlı hukukuna kazandırdığı en önemli eser şüphesiz Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’dir. Metn-i Metîn teşebbüsünden on üç yıl sonra ortaya çıkan eser, bütün İslâm devletlerinde İslâm hukuku alanında hazırlanan ilk kanun olma özelliğine sahiptir. Cevdet Paşa’nın bu kanunun ortaya çıkmasındaki rolü, Mecelle’yi hazırlayan heyetin başkanı sıfatıyla sadece kanunun hazırlanmasından ibaret değildir. Bu noktaya gelmeden önce Fransız medenî kanununun alınmasını isteyenlere ve bu arada en başta Sadrazam Âlî Paşa ile Fransız büyükelçisi De Bourée’ye karşı vermiş olduğu mücadele sonunda Code Civile’in iktibası yerine millî bir kanunun hazırlanması fikrini kabul ettirmesi ve bu fikre sonuna kadar sahip çıkarak Mecelle’nin tamamlanmasını sağlaması en az telifindeki emeği kadar önemlidir. Mecelle her ne kadar bir heyet (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti) tarafından hazırlanmışsa da gerek eserin hazırlanmaya başlanmasında ve tamamlanmasında gerekse maddelerinin kaleme alınmasında en büyük pay Cevdet Paşa’ya aittir. Kendisine karşı oluşan muhalefetin etkisiyle dördüncü kitabın tamamlanmasından sonra bir süre cemiyetten uzaklaştırılmış ve “Kitâbü’l-Vedîa” onun yokluğunda hazırlanmışsa da bu kitabın hem kanun tekniği hem de getirmiş olduğu hükümler bakımından büyük eksiklikler taşıdığı görülmüştür. Bunun üzerine tekrar Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti’nin başına getirilen Cevdet Paşa, “Kitâbü’l-Vedîa”yı toplatarak yerine “Kitâbü’l-Emânât”ı kaleme almıştır. İki kitabın karşılaştırılması, Cevdet Paşa’nın Mecelle’ye katkısını ortaya çıkarması bakımından önemlidir. Mustafa Reşid Paşa’nın etkisiyle elden geldiğince sade bir dil kullanmayı tercih eden Cevdet Paşa, gerek Arazi Kanunnâmesi ve Mecelle, gerekse kaleme almış olduğu diğer kanun ve nizamnâmelerle Türk hukuk dilinin oluşmasında önemli bir role sahiptir. Mecelle’nin hazırlanmasından sonra Cevdet Paşa’nın başkanlığındaki Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti bir de Usûl-i Muhâkemât-ı Hukūkıyye kanun tasarısı hazırlamışsa da Adliye Nezâreti tarafından kanun üzerinde bütünlüğünü bozacak ölçüde değişiklik yapıldığından cemiyet bununla daha sonraki safhalarda ilgilenmemiştir. Mecelle’nin eksik kitaplarını tamamlamayı hedefleyen cemiyet bu hedefe ulaşmadan kapatılmıştır. Cevdet Paşa’nın bundan sonra hukuk alanında dikkate değer bir çalışması olmamıştır. Yanya’da vali iken Mecelle çalışmalarına katkıda bulunmak için kaleme aldığı ve “bey‘ bi’l-vefâ”yı konu edinen Risâle-i Vefâ bir yana bırakılırsa Cevdet Paşa’nın hukuk alanında yazılmış müstakil eseri yoktur. Âli Ölmezoğlu, Cevdet Paşa’nın Şerh-i Kitâbü’l-Emânât adlı bir çalışmasından bahsediyorsa da (İA, III, 122) bu eser Ahmed Cevdet Paşa’ya değil İkdam gazetesi sahibi Ahmed Cevdet’e aittir (Özege, IV, 1649). Hayatının en verimli dönemlerini müfettişlik, valilik, meclis üyelikleri ve muhtelif nezâretlerde nâzırlık gibi çok çeşitli devlet görevlerini ifa etmek, tarih, edebiyat, mantık, matematik alanlarında muhtelif eserler yazmakla geçiren, kurduğu mahkemeler ve kaleme aldığı kanunlarla Osmanlı hukukuna yeni bir yapı kazandıran Tanzimat döneminin bu dâhi hukukçusu, hukuk alanındaki mesaisini kanun ve nizamnâme yazmaya hasretmiş, bu yoğun çalışmalar içerisinde ayrıca hukuk kitabı yazmaya fırsat bulamamıştır. Eserleri. 1. Târîh-i Cevdet. Osmanlı tarihinin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan dönemini ihtiva etmektedir. On iki cilt olan eserin kaynakları arasında vak‘anüvis tarihleri, sefâretnâmeler, özel tarihler, arşiv kayıtları, resmî tezkireler ve kendi hâtıraları bulunmaktadır. Eserde diğer vak‘anüvis tarihlerinden farklı olarak Avrupa tarihine de önemli bir yer ayrılmıştır. Otuz yılda tamamlanan Târîh-i Cevdet’in çeşitli tertip ve baskıları vardır. Bunlardan birincisi, ilk üç cildi 1270-1273’te (1854-1857) basılmış ve 1301’de (1884) tamamlanmış olanıdır. İkincisi, Cevdet Paşa’nın bazı ekler ve düzeltmeler yapmak suretiyle Matbaa-i Osmâniyye’de 1309’da (1891) yapılan baskısıdır ki buna “tertîb-i cedîd” adı verilmektedir. 2. Tezâkir. Cevdet Paşa’nın vak‘anüvisliği zamanında (1855-1865) bizzat kendisinin de içinde bulunduğu olaylara dair tuttuğu notlardan teşekkül eden bir hâtırat niteliği taşımaktadır. Cevdet Paşa bu notları kendisinden sonra vak‘anüvis olan Ahmed Lutfi Efendi’ye tezkireler halinde yollamıştır. Bu sebepten dolayı da esere Tezâkir-i Cevdet adını vermiştir. Kırk tezkireden meydana gelen eserin ilk tezkiresi daha önceki vak‘anüvislerin durumları hakkındadır; ardından gelen dört tezkire Ahmed Lutfi Efendi’ye bazı vesikalar gönderdiğine dairdir. 6 ile 39. tezkirelerde ise Cevdet Paşa’nın bizzat yaşadığı Tanzimat devrinin bir kısım olayları ile bu dönemin hemen hiçbir eserde bulunmayan siyasî, sosyal ve ahlâkî durumu yer almaktadır. Eserde Bosna-Hersek teftişi, Kozan ıslahatı gibi kendisinin katıldığı olaylarla devlet ve saray adamlarının birbirleriyle olan çekişmeleri, türlü menfaat çatışmaları, İstanbul’un o zamanki iç yüzü samimi ve sade bir dille anlatılmıştır. Son tezkirede kendi biyografisi yer almaktadır. Eserin ilk tezkireleri Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası’nın 44 (1 Haziran 1333) ve 47. (1 Ekim 1333) sayılarında “Vak‘anüvis Cevdet Paşa’nın Evrakı” adı altında yayımlanmıştır. Yeni harflerle tam bir neşri ise Mehmet Cavit Baysun tarafından dört cilt halinde yapılmış olup 1-12. tezkireler 1. kitap (Ankara 1953), 13-20. tezkireler 2. kitap (Ankara 1960), 21-39. tezkireler 3. kitap (Ankara 1963) ve 40. tezkire 4. kitap (Ankara 1967) olarak Türk Tarih Kurumu tarafından basılmıştır. Eserin 1986’da yine Türk Tarih Kurumu tarafından aynı tertip üzere ikinci baskısı da yapılmıştır. Tezâkir-i Cevdet’in Cevdet Paşa’nın el yazısıyla olan müsveddeleri yirmi bir defter halinde İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 1-21). 3. Ma‘rûzât. 1255-1293 (1839-1876) yılları arasındaki tarihî ve siyasî olayların özet halinde yazılmasını şifahî olarak isteyen Sultan II. Abdülhamid’in emriyle kaleme alınmıştır. Padişaha sunulması dolayısıyla müellifin “Ma‘rûzât” adını verdiği bu eser “cüzdan” denilen kısımlara ayrılmıştır. Devrine göre sade bir dille ve beş cüzdan halinde kaleme alınan Ma‘rûzât’ın, Cevdet Paşa’nın arîzalarından anlaşıldığına göre, halen mevcut olmayan birinci cüzdanı Tanzimat’tan Abdülmecid’in saltanatının sonlarına (1273/1856), ikinci cüzdanı Sultan Abdülaziz’in ilk devirlerine (1279/1863), üçüncü cüzdanı Sultan Abdülaziz’in aynı yılda Mısır seyahatinden 1281 (1864) yılında Fırka-i Islâhiyye’nin İskenderun’a çıkışına, dördüncü cüzdanı 1283 (1866) yılına, beşinci cüzdanı ise aynı tarihte Halep zabtiyesinin tanziminden II. Abdülhamid’in saltanatının ilk devirlerine (1293/1876) kadar gelmektedir. Eser Tezâkir’le aynı zamanlara ait olup aynı kalemden çıkmış olmasına rağmen takdim şekli, gayesi ve muhtevası bakımından önemli farklılıklar taşır. Nitekim Ma‘rûzât’ın, Abdülhamid’in isteği doğrultusunda ve onun mizacına uygun bir dille yazıldığı ve yer yer dedikodulara bile yer verilmesi sebebiyle Tezâkir’den ayrıldığı dikkati çeker. Bu bakımdan her iki eser birbirini tamamlar mahiyettedir. Ma‘rûzât’ın cüzdanları II. Abdülhamid’in tahttan indirilişine kadar onun yanında kalmış, daha sonra Yıldız evrakı arasında ele geçmiştir. Bu arada birinci cüzdan kaybolmuştur. Eserin Cevdet Paşa’nın el yazısı ile olan müsveddeleri İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 22-25). Sultan Abdülhamid’e takdim edilen üç ve dördüncü cüzdanlar ise Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’ndedir. İki, üç ve dördüncü cüzdanlar bazı atlamalarla Ahmed Refik (Altınay) tarafından Türk Tarih Encümeni Mecmuası’nın XIV-XVI. (1924-1925) ciltlerinde neşredilmiş, ayrıca eserin tamamı yeni harflerle yayımlanmıştır (nşr. Yusuf Halaçoğlu, İstanbul 1980). 4. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ. Hayatının son yıllarına doğru yazdığı bir eserdir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelip geçen peygamberlerin kıssalarından, İslâm dininin ortaya çıkışı, Hz. Peygamber’in hayatı ve Hulefâ-yi Râşidîn ile Emevî, Abbâsî halifelerinden, diğer Türk-İslâm devletlerinden ve Osmanlı tarihinin 1439 yılına kadar olan ilk devirlerinden bahseder. Daha çok eğitim ve öğretim gayesiyle kaleme alınan eserin tamamı on iki cüzdür. İlk altı cüzü Cevdet Paşa’nın sağlığında basılmıştır. Tam ve yanlışsız şekli ise kızı Fatma Aliye Hanım tarafından 1331’de (1915) on iki cüz halinde neşredilmiştir. Bu baskı, bazı kelimelerin karşılıkları parantez içinde verilerek aynen Latin harflerine aktarıldığı gibi (I, İstanbul 1976; II, 1977) sadeleştirilmek suretiyle de yayımlanmıştır (haz. Mahir İz, İstanbul 1972). Eser ayrıca Kazan Türkçesi’ne de çevrilerek iki defa basılmıştır (Kazan 1900, 1911). Bu eserinde yer yer üslûp şaheseri denebilecek örnekler ortaya koyan Cevdet Paşa’nın dili daha sonra birçok yazar tarafından takdirle karşılanmıştır. 5. Kırım ve Kafkas Tarihçesi (İstanbul 1307). Halim Giray’ın Gülbün-i Hânân’ından istifade ederek kaleme aldığı küçük bir eserdir. Kafkasya’nın tarihî coğrafyası ile buralarda yaşayan toplulukların etnografyasının yer aldığı kitap, İngiliz elçisi Lord Stratford Canning’in isteği üzerine Paris Konferansı’nın toplanmasından önce yazılıp Mustafa Reşid Paşa’ya sunulmuştur. Reşid Paşa eseri Fransızca’ya çevirterek Canning’e vermiştir. Kırım ve Kafkas Tarihçesi Kütübhâne-i Ebüzziyâ arasında basılmış, 1918’de de Yeni Mecmua’nın 49. sayısında neşredilmiştir. 6. Tercüme-i Mukaddime-i İbn Haldûn. İbn Haldûn’un genel bir dünya tarihi niteliğindeki el-ʿİber adlı Arapça eserinin Muḳaddime diye tanınan I. cildine ait altıncı faslın tercümesidir. Tarih felsefesinden, tarihin faydalarından ve tarihçilik mesleğinden bahseden mukaddimenin tercümesine ilk olarak I. Mahmud devri şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi başlamış ve beş faslını tercüme etmiş, onun eksik bıraktığı son bölümü de Cevdet Paşa tamamlamıştır. Eser, iki cildi Pîrîzâde’ye (Bulak 1274; İstanbul 1275), son cildi Cevdet Paşa’ya (İstanbul 1277) ait olmak üzere üç cilt halinde basılmıştır. 7. Belâgat-ı Osmâniyye (İstanbul 1298). Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu edebiyat dersi notlarından meydana gelmiştir. Klasik İslâm belâgat anlayışına göre düzenlenmiş edebiyat kurallarını ve bunlara uygulanan Türkçe misalleri ihtiva eder. Bu alanda yazılmış ilk Türkçe eser olup çeşitli baskıları yapılmıştır. 8. Kavâid-i Osmâniyye. Eser Türkçe’de yayımlanan ilk gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil eder. Kitabın ilk tertibi (İstanbul 1281) Cevdet Paşa ile Keçecizâde Fuad Paşa’ya aittir. Ancak daha sonra Cevdet Paşa eseri Tertîb-i Cedîd Kavâid-i Osmâniyye adıyla yenilemiş ve kendi ismiyle bastırmıştır (İstanbul 1303). Kitap Cevdet Paşa tarafından ayrıca muhtasar olarak tertip edilmiş ve değişik adlarla otuzdan fazla baskısı yapılmıştır (baskıları için bk. Özege, II, 845; III, 1063, 1064; IV, 1830). Eserin ilk tertibini H. Kellgren Almanca’ya tercüme etmiştir (Grammatik der Osmanischen Sprache, Helsingfors 1855). 9. Medhal-i Kavâid (İstanbul 1268). İlkokul talebelerini Kavâid-i Osmâniyye’ye hazırlamak üzere yazılmıştır. 10. Kavâid-i Türkiyye. Sıbyan mektepleri için kaleme alınan bu eser ilk defa 1292’de (1875) basılmış olup Medhal-i Kavâid’in basitleştirilmiş şeklidir. 11. Dîvân-ı Sâib Şerhi’nin Tetimmesi. İranlı şair Sâib-i Tebrîzî’nin divanı Süleyman Fehîm Efendi tarafından şerhedilmekte iken onun 1845’te ölümü üzerine eksik kalan kısım Cevdet Paşa tarafından tamamlanmıştır. 12. Mi‘yâr-ı Sedâd (İstanbul 1293, 1303). Oğlu Ali Sedad için yazdığı mantığa dair bir eser olup zamanına göre sade bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır. 13. Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb (İstanbul 1294). Tartışma usul ve kurallarını ihtiva eden eser Mi‘yâr-ı Sedâd’ın bir eki mahiyetindedir. 14. Beyânü’l-unvân (İstanbul 1273, 1289, 1299). Henüz öğrenci iken Türkçe olarak yazdığı bu eser İslâm ilimleri metodolojisine dairdir. 15. Takvîmü’l-edvâr (İstanbul 1287, 1300). Şemsî-hicrî tarih esaslarını anlatan bir eserdir. 16. Mecmûa-i Ahmed Cevdet. İslâm dinini kabul eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşa tarafından yazılıp Bâb-ı Meşîhat’ça gönderilen cevapları ve eski Şam müftüsü Mahmud Hamza Efendi ile dinî meselelere dair aralarında geçen yazışmaları ihtiva eder. Yazma halinde olan eser İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır (Muallim Cevdet, nr. 98). 17. Ḫulâṣatü’l-beyân fî teʾlîfi’l-Ḳurʾân (İstanbul 1303). Kur’an’ın cem‘ini anlatan Arapça bir eserdir. Ali Osman Yüksel tarafından Muhtasar Kur’an Tarihi adıyla tercüme edilerek Cevdet Paşa’nın hayatı ve eserlerine dair bir girişle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1985). 18. Mecmûa-i Aliye. Kızı Fatma Aliye Hanım’a okuttuğu hikmet, felsefe, ilm-i ruh, matematik, geometri, astronomi ve çeşitli İslâmî ilimlere dair dersleri bu eserde toplanmıştır. Tek nüshası İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır (bk. İA, III, 122). 19. Ma‘lûmât-ı Nâfia (İstanbul 1279). Rüşdiye mekteplerinde okutulmak üzere yazdığı bir eseridir. 20. Hilye-i Saâdet (İstanbul 1304, 1305). 21. Eser-i Ahd-i Hamîdî (İstanbul 1309). İbtidâî mektepleri için kaleme aldığı bir ilmihal kitabıdır. Cevdet Paşa’nın bazı eserlere yazdığı ta‘lîkātları da vardır. Ayrıca şiirlerini Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine hayatının sonlarına doğru bir divanda toplamıştır. Müellif hattıyla yazılmış nüshaları İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunan (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 37) divandaki şiirlerin çoğu kaside ve gazel tarzında olup içlerinde şarkı, rubâî, tarih ve müfredler de bulunmaktadır. Cevdet Paşa’nın şiirleri, kuvvetli bir dil ve teknik bilgi ile geniş bir kültürün beslediği parlak bir zekânın ürünüdür. Genellikle sade ve temiz bir Türkçe ile yazılmış olmalarına karşılık şiiriyet ve lirizmden mahrum olan bu manzumeler, gençlik heyecanı ve muhitinin teşvikleriyle kaleme alınmış samimi parçalar vasfını taşımaktan öteye geçmez.
Semra Ertan kimdir?

Semra Ertan, 1956’da Türkiye’de doğmuş, 1972’de ailesiyle birlikte Almanya’ya göç etmiş ve 1982’de ırkçılığı protesto etmek için kendi bedenini yakmış bir kadın olarak Avrupa’nın modern zamanlardaki en büyük göç hareketlerinden birinin tam ortasında yer almış biri. Yüzlerce şiir yazmış, çeviri yapmış, inşaatlarda çalışmış, Almanlar için bir öteki olmuş ama yine de Almanca yazarak “Mein name ist auslander” (benim adım yabancı/dışarıdan) diyen bir kadın. Akrabası olan Cana Bilir-Meier’in Semra Ertan üzerine hazırladığı 2013 tarihli deneysel video yabancılık üzerine, bir yere ait olmak/olmamak ikilemi üzerine bir iki kelam etmekten çok daha fazlasını yapan bir çalışma.
Semra Ertan’ın bir göç hikâyesinin öznesi ve aynı zamanda onu çepeçevre saran dışlanma psikolojisi yüzünden de bir göç travmasının nesnesi olma hâli, Cana Bilir-Meier’in çalışmasında ön plana çıkıyor. Semra’nın kendi sesinden şiirlerini dinlerken, onu dosyalanmış fotoğraflardan, arşivlenmiş gazete kupürlerinden takip ediyoruz. Avrupa’nın göçmenlere karşı tavrının en belirleyici özelliklerinden birini, yani özne olma mücadelesi veren bu insanların ‘sıradan’ olmasına bürokrasi ve resmiyet marifetiyle engel olma çabasını hissedebiliyoruz. Videonun parçalı yapısı ve kimi zaman izleyicinin bütünlük algısını sekteye uğratan kesmeler, Semra Ertan’ın da bahsettiği ikircikli hissiyata işaret ediyor ve onun şiirleri gibi yalın, sert ve hedefine doğrudan ulaşan bir yöntem benimsiyor. Semra’nın kırık Almancasına karşılık Cana Bilir Meier’in köklerini ele vermeyen Almancası da göçmenliğin kuşaklar boyu nasıl dönüştüğüne atıfta bulunuyor.
Semra’nın şiirleri üzerinden kurduğu bu anlatıda Cana Bilir-Meier’in en çok vurgu yaptığı kavramlardan biri de heimlich/unheimlich. Heimlich kelime anlamı olarak eve ait, eve dair olan demekken, çağrıştırdığı duygulara ve psikanalizdeki kullanımına baktığımızda, güvende olmak, ait hissedilen yerde olmak gibi anlamlar barındıran bir kavram. Unheimlich ise, eve ait olmayan demek ve Türkçedeki en iyi karşılığı ‘tekinsiz’. Bu kavram Freud tarafından tam da en yakınımızda, en sıradan olandan korku duymamız olarak açıklanıyor. Semra Ertan’ın da heimlich/unheimlich üzerinden kelime oyunları yapmış olması, onun ait olmak ile tekinsizlik arasında gidip gelen ruh hâlinin altını çiziyor.
Cana Bilir-Meier’in Semra Ertan videosu, tüm dünyanın göçmen politikaları konusunda bir sınavdan geçtiği günümüzde göçmenlik tecrübesinin sadece daha güvenli ve zengin bir ülkeye adım atmakla sonlanmadığını gösteriyor. Faşizme dikkat çekmek için kendini yakmış göçmen bir kadının hikâyesini konvansiyonlar dışında anlatan ve bizi sistemden bağımsız düşünmeye iten Semra Ertan, izleyicinin günümüz gerçeklerine temas etmesine aracılık edebilecek bir video.
Comments